1936 senesinde Kastamonu’da doğan Veli Işık Kalyoncu, ilk ve orta tahsilini İnebolu ve Kastamonu’da yapmıştır. Ankara İlâhiyat Fakültesini bitiren Kalyoncu, Anadolunun çeşitli şehirlerinde öğretmen olarak çalışmıştır.

Veli Işık Kalyoncu, Ankara’da Risale-i Nur’un matbaalarda ilk kez basımında gayret gösteren ve eserlerin basımında faal rol alanlardandır. O yıllara ait hatıralarını şöyle dile getirmiştir:

“Mektubat’ın tabedilmesi tamamlanmış, sıra Tarihçe-i Hayat’ın basılmasına gelmişti. Tarihçe-i Hayat’ın tabedilme çalışmaları, Tahsin Tola Ağabeyin 14 Mayıs Mahallesindeki evinde başladı. İki katlı gayet lüks evin üst katını bize tahsis etmişti.Orada tashih ve diğer çalışmalar yürütülüyordu. Diğer eserlerde olduğu gibi, bir formanın hazırlanışı tamamlanınca, bu ilk forma Üstad Hazretlerine gönderiliyor; tashih ve tasvibinden geçince o forma baskıya veriliyordu.

Üstad Hazretleri, hizmet taalluk etmeyen ziyaretleri kabul etmiyordu. Onun için Üstad’ı ziyaret etmek isteyenler Said Özdemir Ağabeyden forma alıp ziyarete gidiyorlardı. Aylarca, sıra gelsin diye sabırla bekledim. Sonunda arkadaşların hepsi, bu defa benim gitmemi Said Ağabeye söylemişler; o da kabul etmiş. Bunu duyunca çok sevindim. Sevincimden geceleri gözüme uyku girmedi.

Bana Üstad’a götürmek üzere iki forma düşmüştü. Ankara’dan trene bindim; sabah saat dokuzda Isparta’ya vardım.Rüştü Çakın Ağabeyin dükkânını buldum. Ankara’ya broşür mahkemesine geldiğinde kendisi ile görüşmüş ve tanışmıştık.

Zübeyir Ağabey, beni Üstad’a ‘Kastamonulu Veli’ diye tanıttı. Elini öptüm. Üstad Hazretleri üç defa şefkatle beni bağrına bastı. Her defasında ‘Veli sensin, maşâallah kardeşim’ diye iltifat etti.

“O kadar samimi, o kadar şefkatli, o kadar müşfik ve merhametli idi ki, bunu tarif etmek imkânsız. O anda Üstad beni nereden tanıyor diye düşündüm. O zaman aklıma Kastamonu’dan Üstadı ziyarete gidenler bizden bahsetmişler. ‘Kastamonu’dan lisede Nurları okuyan talebeleri var’ demişler. Üstad da isimlerimizi sormuş ve deftere yazdırmış. Bu geldi aklıma.

‘Bak ben konuşmuyordum; sen geldin sesim açıldı. Seni Mehmed Feyzi gibi kabul ettim. Sen Feyzi’ye benziyorsun. Eğer (Zekeriya’yı göstererek) bunu yanıma almasaydım seni alırdım.’

diye iltifatta bulundu. Kastamonu’dan birçok kişiyi sordu. Bunlardan bir kısmını tanıdım, bir kısmını tanıyamadım. Hepsiyle ayrı ayrı alakadardı.

“Ben götürdüğüm formları Üstad’a takdim ettim. Formalar Afyon hayatına dairdi. Tahirî Ağabey ve bize Üstad sırayla birinci formayı okuttu. Bazen kesip, ‘Tahirî, böyle olmamış mıydı?’ diye soruyor. Tahirî Ağabey de, ‘Evet Üstadım böyle olmuştu’ diye cevap veriyordu. Birinci formanın okunmasından sonra ikinci forma da okundu. Tashih işi böylece bitmişti.

Üstad Hazretleri, bana ”şimendiferle hemen geri dönmemi, Ankara’daki hizmetlerimizin çok mühim olduğunu’ söyledi. Ellerinden öptüm; tekrar beni bağrına bastı. Bayram Ağabeye, beni istasyona kadar geçirmesini tembihledi. Üstad’ın huzurundan, huzur içinde sürurla ayrılırken, Cenab-ı Hakka, bu büyük insanı ziyaret etmeyi nasip ettiği için hadsiz şükür ettim.”

Ankara’da baskı işleri ile birlikte dershane hizmetlerinin de başladığını söyleyen Kalyoncu, o yılları hatıralarında şöyle anlatır:

“Bizler bazı akşamları, Risale-i Nur’u tanımış zatların evlerine derse de giderdik. Her gün belli zamanlarda beraberce Risale-i Nur’dan dersler yapardık. Namazlarımızı cemaatle kılar, dershanenin işlerini ve hizmetlerini iş bölümü yaparak yürütürdük. Bir taraftan da fakültelerimize devam ederdik.”

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.