Barla denilince akla ilk ismi gelen simalardan birisi de “Sıddık” unvanlı Süleyman Kervancı, 1898 yılında Barla’da dünyaya geldi.
Barla’ya sürgün gelen Said Nursî Hazretleri’nin hizmetine ilk katılanlardandır. Risâle-i Nur’da ismi “Sıddık Süleyman”, “Barlalı Süleyman”, “Süleyman Efendi” ve “Süleyman” olarak geçer. Sekiz yıl boyunca Üstad Said Nursi Hazretlerine, fedakârca hizmetlerde bulunur. Üstad Hazretleri, O’na “Sıddık” unvanını verir.

Barla’ya geldiği bahar ayının ilk günlerinde Üstad Said Nursi Hazretleri, Barla dağlarında dolaşmakta ve kâinat kitabını okuyarak Kur’ân’dan aldığı dersleri yazmaktadır. Böyle bir günde aniden bastıran yağmur altında dağlarda sığınacak bir yer bulamaz ve ıslanır. Yağmur ve çamurdan parçalanan siyah lastik ayakkabısını eline alır, evine gelir.

Süleyman, Üstad Said Nursi Hazretlerinin bu garip ve hazin halini görünce, topluluktan ayrılıp onun peşine takılır. Çeşmeye yaklaşan Üstad Hazretleri, dönüp arkasına bakar ve “Gel kardeşim” diye Süleyman’ı çağırır. Hızla gelen Süleyman, Bediüzzaman’ın elinden yırtık ve çamurlu lastiği alır ve çeşmede yıkar. Sonra birlikte Üstad Hazretlerinin evine çıkarlar. Süleyman o günden sonra gücendirmeden sekiz yıl sebat ve sadakatla Üstad Hazretlerine hizmet eder.

O günleri Sıddık Süleyman daha sonra şöyle anlatacaktır:
“Bir bahar günü ikindiden sonra idi. Barlalı bir kısım gençlerle birlikte köyün aşağı dere kısmından gelip köyün içinden geçen yolun kenarında toplanmış konuşuyorduk. O güne kadar kendisiyle tanışıp konuşamamıştım. Çünkü henüz çok gençtim. Fakat Üstadın hemen her gün sabah evinden çıkıp kırlara gittiğini ve akşama doğru eve döndüğünü görüyordum. O günü yağmur yağmış, yerler çamurdu. Hazreti Üstad, bizim toplanıp konuştuğumuz yerin on beş metre kadar ötesinden geçiyordu. Eliyle bize selâm işaretini verdi. Selâmını aldık. Baktım ki, mübareğin bir ayağında ayakkabısı var, ötekisinde yok. Ayakkabısı yırtılmış elinde. Dayanamadım, ‘Gideyim bu muhtereme bir yardım edeyim’ dedim. Arkasından yürüdüm. O, evine taraf gidiyordu. Kendisine arkadan yaklaştım. Yürürken bir ara başını çevirdi ve bana ‘Gel kardeşim!’ dedi.

Beraber evine çıktık. Çeşmeden su getirdim. Ayakkabılarını yıkadım. Ellerine su döktüm. İsmimi sordu. ‘Süleyman’ dedim. Sonra bana: ‘İşin olmadığı zaman gel!’ dedi.”(M.Tarihçe-i Hayat,A.Badıllı s.604-605)

Cennet konusunu işleyen Yirmi Sekizinci Söz Süleyman’ın bahçesinde bir iki saat zarfında yazılır. Bu risâleden sonra Süleyman’ın bahçesinin adı “Cennet Bahçesi” olur.

Risale-i Nur’larda Sıddık Süleyman’la ilgili bölümler şöyle:

“Altı sene bana kemal-i sadakatle, hasbî olarak hizmet eden ve harika olarak benim gibi bir asabî adamı hiçbir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtipliğini daima yapan Süleyman Efendinin fıkrasıdır.”(Barla Lahikası,s.113)

“Senle Sıddık Süleyman, benim nazarımda ve fikrimde ve duâmda daima beraber bulunduğunuzdan, seninle konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Mâsum ve mübarek çocuklarınız duâdan hissedardırlar.”(Kastamonu Lahikası,s. 33)

“Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın memuru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. ‘Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, adeta münafıklık ediyor’ derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mahiyeti nedir, bildir” sorusuna Üstad Bediüzzaman şöyle cevap verecektir:
“Süleyman sekiz sene benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-i maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemâl-i sadakatle lillâh için hizmeti bu köyce malûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihar etmeli. Bu tarz ahlâk, bu zamanda bulunması, medâr-ı ibrettir.”(Barla Lahikası)

”Hattâ Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat’iyen mukabelesiz almıyor. Ona mukabil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. ‘Niçin böyle yapıyorsun?’ derdim. ‘Hizmetimize maddî fayda girmeyip, fîsebîlillâh, ihlâslı olmak istiyoruz’ derdi.”(Barla Lahikası)

“Bu şiddetli maddî ve mânevî kışın, sıkıntılı maddî ve mânevî hastalığı vaktinde dünyadan mufarakat ve pek çok alâkadar olduğum Nurcu kardeşlerimden iftirak ihtimalinden gelen elemler beni sıkarken, birden Sıddık Süleyman, Nur Santralı Sabri, umum o havalideki kardeşlerim namına ve nesebi akrabalarımın da hesabına, Abdülmecid ve Abdurrahman mânâsında buraya geldiler. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum, onların gelmesi, bir panzehir hükmünde bana ilâç oldu. Ben de buradaki âdetime muhalif olarak ne olursa olsun yanıma dâvet ettim, geldiler. İki üç saat kadar tam bütün meraklarımı, hususan Barla’daki dostlarımın hallerini anlamakla, Barla’daki eski zamanıma mesrurane bir seyahat-ı maneviye-i hayali yaptık. Ondan bir ferah, bir inşirahla elîm sıkıntılarım zâil oldu. Onları bir iki gün burada bırakmak isterdim. Fakat bu fena zaman ve buranın evhamlı vaziyeti müsaade etmedi. Bu iki kardeşimizi, umumunuzun hesabına kabul ettim. Ve kendime bedel, umumunuza iki canlı mektup olarak gönderdim.”(Emirdağ Lahikası,s. 167)

“Mektuplarınızda ara sıra Sıddık Süleyman’ın, eski zamanda hararetli sadakati ve alâkadarlığı ve kuvvetli şakirtliğiyle bahsi geçiyor. O zat, ben ölünceye kadar onun sadakati ve selâmet-i kalbini ve bana ve Risâle-i Nur’a halisane hizmetini unutamıyorum.”(Kastamonu Lahikası,s.257)

Barla’da sekiz yıl sadakatle Bediüzzaman Said Nursi’ye hizmet eden Sıddık Süleyman 6 Mayıs 1965 tarihinde Ankara’da vefat etti. Cenazesi Barla’ya götürüldü ve defnedildi. Nurkoy olarak Allah’tan rahmet dileriz.

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.